1 Mayıs 2022 Eşiği | Komün Gücü

261

1 Mayıs’a sayılı günler kaldı. Bu 1 Mayıs’a, son iki seneden farklı olarak, pandemi koşulları altında gitmiyoruz. Ancak önümüzde çok daha derin ve karmaşık bir süreç var. Biliyoruz; her sene benzer cümleler kuruluyor. Öyle ki, her sene bir öncekine göre kriz daha da derinleşiyor ve karmaşıklaşıyor. Öte yandan bugün hem iç hem de dış dinamiklere bağlı olarak daha da derinleşen ve birbirinin üstüne binen çoklu bir kriz söz konusu. Bunun yanı sıra, bu 1 Mayıs, olası “büyük hesaplaşmanın” ön günlerine denk geldiği için siyasal-güncel anlamda da ayrı bir önem taşıyor. Bu yüzden, ister-istemez kimi tekrarlara düşerek, güncel bir siyasal durum değerlendirmesi yapmalı ve önermelerimizi bunun üstüne oturtmalıyız.

Madde madde ilerleyeceğiz:

  1. Rusya-Ukrayna savaşı halen devam ediyor. NATO, sınırsız bir destek sunarak Ukrayna üzerinden Rusya ile ciddi bir savaş yürütüyor. Ukrayna, NATO’nun da desteği ile Rusya gibi bir savaş makinesini zorlayan bir pozisyonda şu an. NATO, Rusya’yı, bir bataklığa çekti; bunu hepimiz gördük. Rusya’nın kendi emperyalist çıkarları uğruna bu bataklığa girmekten başka bir çıkış yolu da yoktu açıkçası. Ancak durumun vahametini yakıcı bir biçimde hisseden Rusya, güçlerini Donbass hattına kaydırarak bu bataklığın etrafından dolanacağı bir taktik manevrada bulunuyor şu an. Hedefin önce Donbass’ı, sonra ise bütün Güney hattını Ukrayna’dan koparmak olduğunu görebiliyoruz. Bu düzeyde kısmi bir ilhak bile, NATO’nun Rusya karşısında yenilmesi demektir. Bunun yanı sıra, özellikle Donbass’ın kendi kaderini tayin hakkı noktasında kazanacağı bir kazanım, başta Rojava olmak üzere, dünyanın birçok noktasında gelişen ve gelişecek olan mücadelelere bir öz güven ve aynı zamanda nesnel bir zemin sağlayacaktır.
  2. Savaşın başından bu yana uygulanmaya çalışılan yaptırımların, Rusya’yı etkilemekten çok bir bumerang misali NATO’ya döndüğünü söyleyebiliriz. Örneğin; Almanya gibi dev emperyalist ekonomiler, doğalgaz sorunundan kaynaklı, halka, “daha az duş almayı” önermek zorunda kalıyor. Doların halihazırda sarsılmış egemenliği gittikçe daha fazla sarsılıyor. Meta arzında yaşanan yoğun sıkıntılardan kaynaklı dünyanın birçok yerinde ekonomik kriz çok yönlü olarak derinleşiyor. Rusya’ya karşı tavır konusunda çekimser kalan ya da Rusya’nın yanında konumlanan ülkelerin sayısına baktığımızda, sürecin NATO için yarattığı sorunları biraz daha iyi kavrayabiliriz. Uzun bir süredir yaşanan hegemonya krizi gittikçe derinleşiyor: Durum iyidir! Hiç kuşkusuz olarak, bugün tüm dünya sistemini tahakküm altında tutan ABD/NATO’nun, bir başka emperyalist güç olan Rusya karşısında kaybetmesi veya olabildiğince zarar görmesi, küresel ölçekte ciddi bir kaotik ortamın gelişmesine yol açacak, komünistlerin önünde birçok fırsatın açılmasına sebep olacaktır. Ancak NATO’nun yenilgisini istemek ile Rusya’nın yengisinden yana taraf tutmak arasında ince bir çizgi vardır! Komünistler emperyalist hiçbir bloğun yanında doğrudan saf tutamaz, tutmamalıdır.
  3. TC devleti ise herkesin bildiği üzere, bu süreçte ortada bir tavır belirterek, 2016’dan bu yana sürdürdüğü denge siyasetini devam ettirmeye çalışıyor. Arabuluculuk girişimleri ile kimi mevziler kazandıklarını söylemek gerekir. Bu bize, TC’nin her ne kadar kurumsal olarak bir NATO ülkesi olsa da, siyasal olarak basit anlamıyla Polonya vb. bir ülke olmadığını göstermektedir. Bunun anlamı, TC’nin, klasik “kuzey-güney” veya “doğu-batı” ayrımında özgün bir noktada duruyor olduğudur. Kolektif devrimci özne, stratejik ve taktiksel adımlarını buna uygun olarak belirlemek zorundadır. TC’nin bu durumu fırsata çevirmek yönünde kimi hamleler yaptığını görebiliyoruz. Başta ABD/NATO olmak üzere, KDP ve Irak gibi güçler ile çok öncesinde bağladıkları ve birkaç gün önce başlattıkları Zap işgal operasyonunu, Rojava’ya doğru genişletmek istiyorlar. Fırsatı yakaladıklarında bir an bile beklemeyecekler. Öyle ki, Rojava’ya her daim devam eden saldırılar son bir haftada oldukça yoğunlaştı. Bu noktada Rusya ile kimi anlaşmalar yapmaya çalışabilirler. Halihazırda TC’nin, “can düşmanı” BAAS rejimiyle, Rusya’nın hakemliğinde kimi görüşmeler yaptığını biliyoruz. TC’nin bu görüşmelerde BAAS’ın önüne koyacağı şart kuşkusuz Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne (KÖH) karşı ortak mücadeledir. Rusya ve BAAS bunu kabul eder mi, Astana’da süreç ne yönde ilerleyecek, ABD’nin tüm bu süreçlerde rolü ne olacak, tüm bunları yaşayarak göreceğiz; şu an net ve somut bir gelişme yok.
  4. TC’nin Rusya’ya karşı olan yaptırımlara uymama kararına rağmen, halihazırda oldukça yoğun bir biçimde yaşanan ekonomik krizin, daha da derinleştiği ortada. Açlık ve yoksulluk artık tüm toplumu sarmış ve kitleselleşmiş durumda. Senenin başında yapılan asgari ücret zamları çoktan eridi. İşsizlik %25 gibi oranlarla ifade ediliyor. Gıda ve yakıt kuyruklarının artık haber değeri kalmadı. Tartılar sebzeyi-meyveyi taneyle tartıyor. Halk pazara artık tezgahlar kaldırıldıktan sonra, çürükleri-çıkmaları toplamak için gidiyor. Kitleler, gayet bilinçli ve planlı olarak, bile isteye, yoksullaştırılıyor, mülksüzleştiriliyor, köleleştiriliyor, geleceksizleştiriliyor. Somun ekmek, şehir içi ulaşım, elektrik, ısınma, gecekondu kiraları bile lüks haline gelmiş durumda. Erdoğan sabır telkin ediyor; ancak sabır ekmek değil; yenmiyor! Önümüzdeki sonbahar ve kış mevsimleri rejim için çok daha zor geçecek.
  5. Herkesin bildiği ve çokça defa altını çizdiğimiz üzere, rejim, son yedi senedir, ezilenlere, devrimcilere ve tüm toplumsal muhalefete karşı topyekun bir saldırı halinde. HDP’yi kapatma davası, cezaevlerinde işkence ve infazlar, polis operasyonları, her alanda yürütülen faşist saldırılar ve en son Zap hattına başlatılan işgal operasyonu ile rejim bu saldırı dalgasını katlayarak yükseltiyor. Ancak bu topyekun saldırı, başta KÖH olmak üzere, rejim karşıtı toplumsal hareketi çözmeye yeterli olmuyor. Bu bir varlık-yokluk savaşı. Bunu da çokça defa söyledik: Rejimin varlığını sürdürebilmesi için toplumsal hareketi ve devrimci hareketi bastırmaktan başka şansı yok. Bu yüzden, yukarıda da belirttiğimiz kimi fırsatların değerlendirilmesiyle, bu saldırıların dışarıdan içeriye doğru daha da yoğunlaştırılması ve büyütülmesi ihtimali oldukça yüksek.
  6. Ayrıca tüm bu kriz koşulları altında, egemen güçler, “mülteci sorunu” üstünde tepinip duruyorlar. Kitlelerde, şoven ve pogromcu bir histeri hali yaratılıyor. Kriz koşullarında biriken toplumsal öfke, deforme edilmeye, düzen sınırlarına hapsedilmeye ve egemen bloklar arası kapışmada kullanışlı hale getirilmeye çalışılıyor. Halk düzleminde, “Türk-Kürt”, “Alevi-Sunni”, “seküler-muhafazakar” fay hatlarından sonra, artık “mülteci-vatandaş” gibisinden yeni bir fay hattının oluştuğunu söyleyebiliriz. Böylesi pogromcu bir histeriye karşı savunmasız ve esas itibariyle savaş mağduru olan bu kitlelerin savunulması devrimcilerin görevidir. Kriz koşullarında, faşizmin başka kılıflar içinde kitlesel olarak daha da güçlenmesine izin vermemeliyiz. Özellikle mültecilere karşı saldırılar yönelten ufak-tefek grupları yaygınlaşmadan bastırmamız gerekiyor.
  7. Bu verili çoklu krizin, mevcut rejim tarafından tadil edilmesi şöyle dursun; herhangi bir stabilizasyon kazanacağına dair bile bir emare, halen söz konusu değil. Yukarıda da belirttiğimiz üzere rejim, son yaşanan Ukrayna krizinde kimi diplomatik kazanımlar elde etse de, bu onun inisiyatifi tekrardan kazandığı anlamına gelmez. Siyasal dinamikler iç ve dış olmak üzere iki yönlü bir bütünlük ifade ederler. Rejim dışarıda her ne kadar şovunu yapıyor olsa da, içeride adeta karaya vurmuş bir balık misali çırpınıyor. Daha önce de söylendiği üzere, bu krizi, hem AKP iktidarı altında hem de düzen içi meşruiyet sınırları içerisinde aşmaları artık neredeyse olasılık dışıdır. TC devletinin bünyesinde kapanması zor bir yara açılmıştır. Seçim olur mu olmaz mı tartışmasını yapmak gereksiz. Önemli olan, seçim olduktan sonra veya seçim olmazsa olabilecek olanlardır. Seçimin olacağı veya olmayacağı tarih 2023. 2023 bir kırılma anı; dönemeç. Rejim, bu virajı alabilmek için gözünü karartabilir ve daha önce görülmedik düzeyde bir saldırıya geçebilir. Bunu defalarca anlattık, anlatmaya devam edeceğiz çünkü bu olasılık tüm yakıcılığıyla kendisini hissettirmeye devam ediyor.
  8. Burjuva muhalefet, TÜSİAD ve NATO’dan aldığı icazetle her ne kadar yarayı kaşısa da, hassas davranıyor, kanatmıyor, irin tutmasını istemiyor. Aksi halde, “restorasyon planı”nın nesnel zemini tamamen ortadan kalkar ve pamuk ipliğine bağlı olan “devlet bekası” riske girer. Tartışmasız olarak bir devlet kliği olan ve TÜSİAD gibi bir sermaye kliğinin siyasal temsilciğini üstlenen CHP’nin, böyle bir atağa kalkmasını beklemek saçma olurdu. Ancak CHP’nin “Suriye tezkeresine ret oyu vermesi”nden bu yana, bu tarihsel “it dalaşı” gittikçe sertleşiyor. Kılıçdaroğlu ve CHP’nin, zamlar mevzusundaki kendi meşrebine oranla atik olan çıkışları ama Başur’daki işgal operasyonunda daha temkinli ve destekleyen bir pozisyonda durmaları buradan doğru değerlendirilmelidir. Kılıçdaroğlu tarafından dillendirilen “neo-liberalizmin sonunu ilan etme” hamlesi ise tam bir demagojidir. Burjuva muhalefetin restorasyon sonucu döneceği yer, en fazla 7 Haziran Türkiye’si; olmadı “barış görüşmelerinin” bozulmaya başladığı Şubat 2015 süreci olabilir.Eğer süreç burjuva muhalefet lehine gelişirse bunu deneyecekler. Ancak bu, başarılı olacakları anlamına gelmiyor. Başarılı olmalarını zora sokacak, hem tarihsel-yapısal, hem konjonktürel hem de toplumsal-siyasal kısıtlılıklar mevcut. Bu seçenek devreye girerse, krizin farklı biçimlerde ve yoğunlaşarak devam edeceğini söyleyebiliriz. Ayrıca burjuva muhalefetin hükümeti devralması, AKP’nin hem devlet içindeki örgütlülüğünün, hem de kitle tabanının bir anda buhar olup uçacağı anlamına gelmez. Bugün kolektif devrimci öznenin ve birleşik devrim güçlerinin burjuva muhalefet ile arasına net bir çizgi çekip, bu yönde bir eksen oturturken, mevcut rejime karşı, her alanda çok daha etkili manevralar yapması ve bütün salvolarını mevcut rejime yöneltmesi elzemdir: Sermaye ve devlet klikleri arasındaki bu gerilimi iyi değerlendirip yarayı kanatmamız gerekiyor!
  9. 2022 1 Mayıs’ı, böylesi bir nesnelliğin içerisinde yaklaşmakta ve böylesi bir olası gelecek kurgusunun ön günlerine denk düşmektedir. Özellikle pandemi sonrası yükselişe geçen bir toplumsal hareket görüyoruz. Pandemi sürecinde daha da derinleşen kriz, kitleleri mücadeleye itekliyor. İşçi direnişleri; hem fiili-meşru, hem de birleşik mücadelenin geçerliliği ve gerekliliği anlamında herkese bir örnek oldu. Sokak röportajlarında, anketlerde, gündelik haberlerde görünen ve kendiliğinden gelişen bir isyan dinamiği var. 25 Kasım, 8 Mart ve Onur Yürüyüşlerinde simgeleşen cins mücadelesinin kendi yolundaki başarılı ilerleyişi üzerine artık çok bir söz söylemeye gerek yok, herkes biliyor. Gençlik kitleleri geleceksizlik ve yoksulluk girdabının içerisinde örgütlenmeyi bekliyorlar adeta. KÖH’ün, göreli gerileme sürecini, devrimci bir atılım ve direnişle tersine çeviren pratiğinin başarılı sonuçları, son Newroz mitinglerinde daha net olarak görüldü. Tüm bunlardan kaynaklı olarak, bu 1 Mayıs’ın son beş-altı seneye oranla çok daha kitlesel geçeceğini söyleyebiliriz.
  10. Sol ve devrimci örgütlerde, özellikle pandemi sonrası, tedrici bir şekilde oluşmuş bir birikim var. Ancak gelişen dinamiği tam olarak kavrayamıyoruz. Yapılan tartışmalar, solun ve devrimci hareketin, kendiliğinden gelişen harekete gereğinden fazla önem atfettiğini gösteriyor. Bu ister istemez gündelikçiliğe, ekonomizme ve demokrasiciliğe mahal veriyor. Genel olarak tarihsel deneyimlerimizden, özel olarak ise Haziran 2013’den ve sonrasında gelişen süreçlerden gerekli derslerin çıkartılmadığı net. Eğer bu gelişen devrimci dinamiği ve 2023’e giden süreci yakalamak istiyorsak günü kurtaran bir siyaset anlayışından; müphem ve muhayyel bir ayaklanmayı koşullayan aktif veya pasif bir savunma halinden; küçük esnafçı bir örgüt ve mücadele anlayışından kurtulmamız gerekiyor. Sol ve devrimci hareket, gündelik siyaseti iktidar hedefiyle bütünleştirmeden; vura-vura, yıka-yıka, sarsa-sarsa, yolun önünden yürüyerek, mahallelerde ve üretim alanlarında öz-örgütlülükler oluşturmadan; tüm gücünü, faşizme karşı en uygun şekilde cepheleştirerek amansız bir atağa kalkmadan, bu süreci yakalayamaz.
  11. Tüm bu anlattıklarımız bağlamında, 1 Mayıs 2022’yi bir eşik olarak ele almalıyız. 2023’e giden süreci yakalamak için hem gelişen isyan dinamiğini yakalayan birleşik ve kitlesel; hem de bu isyan dinamiğini bir güce dönüştürmeye odaklı militan ve siyasal bir 1 Mayıs’a ihtiyacımız var. Bu noktada Maltepe ve Taksim’i aynı anda ele alan tutumun geçerli bir taktik olduğunu düşünüyoruz. Ancak bu iki yönü bir kavşakta buluşturmak gerekiyor. Emekçi mahallelerden Taksim’e doğru, polis dayağına razı olmayacak bir şekilde, olabilecek en militan pratiği icra edip; bir yandan da Taksim’de açığa çıkacak bu ruhu Maltepe’ye taşımalıyız. Maltepe’de sendika bürokrasisinin ve düzen içi muhalefetin mücadeleyi geriye çeken tutumuna engel olmamız gerekiyor. Dar ekonomik taleplere sıkıştırılmış, şenlik havasında kutlanan bir 1 Mayıs’ın önüne geçmek zorundayız. Başta Zap’a yönelik yapılan işgal operasyonu ve cezaevlerinde uygulanan sistematik tecrit-işkence-infaz uygulamaları olmak üzere, faşizmin tüm saldırılarını teşhir eden kortejler kurmalıyız. 1 Mayıs’ı bu şekilde ele alırsak 2022 sonbaharına çok daha güçlü bir biçimde gireceğimiz aşikardır.

Hiç kuşkusuz, coğrafyanın dört bir yanında direnen işçiler; rezil bir geleceğe ve köleleşmeye başkaldıran gençlik; cins kırımına karşı isyan bayrağını yükselten tüm kadınlar; yoksayılan cinsel kimliklerini savunan tüm LGBTİ+’lar; sömürgeciliğin tüm saldırılarına karşı savaşan Kürt halkı; bu 1 Mayıs’ta da birleşik devrim mevzilerinde buluşarak, bu önemli anı yakalayacak ve coğrafyanın dört bir yanında süren devrimci savaşı tüm meydanlara taşıyacaklardır! Burjuvazi ve devlet tırnak kemire dursun, biz müreffehiz, KAZANACAĞIZ!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız